HERKESE MERHABA!

'Elimden geldiğince' hergün size bloğum aracılığı ile düşüncelerimi yazacağım. Adım Sevil. Mimarım. 2 senedir mesleğimi yapmıyorum ama ilgiliyim. 1 oğlum var onu büyütüyorum, italyancamı geliştiriyorum, sanat tarihi kitapları okuyorum, film izliyorum, ales sınavına hazırlanıyorum, evişi yapıyorum, çook büyük zevkle pasta yapıyorum falan filan...

Amacım; hergün bu kız bize ne anlatmış diye merak edip bakmanız. O kadar... Çünkü herşeye çok kafa yoruyorum. Huyum bu! Çok kolay mutlu oluyorum, çok kolay korkuyorum, çok kolay heyecanlanıyorum, herşeyi çabucak hissediyorum. Sohbete bayılıyorum. Sanmayın ki yalnızım konuşamıyorum da buraya yazıyorum. Aksine düşüncelerimi daha çok insanla paylaşmak istiyorum. Bu yüzden yazacağım da yazacağım. Aklıma gelen herşey üzerine yazacağım. Yarın görüşmek üzere hoşçakalın!







29 Mart 2012 Perşembe

BEN, BİZZAT, KENDİM

Kendim ile başbaşayım. Tanımamışım beni, yeni farkediyorum. Herkes gibi olmamak için direniyorum. Eleştirdiğim şeyleri kendimde görmemek için yapmamışım.Doğrularımdan şaşmamışım. Ama yorulmuşum, dinlenememişim. Sonra bir anlığına ruhumu serbest bırakıyorum. Bu yazıyı yazdığım dakikalarda. Değişim geçirmem gerektiğini düşündüğüm için. Başkaları kadar kendimi de dinlemek için! Niye mi? Mutlu olmak, mutlu etmek için! Kafamda gezinen düşünceleri başladım biir bir yakalamaya! Aldım avucumun içine. Bir bakıyorum çok fazla şey var, iki elim birleşmiş yetmemiş!Yerlere dökülmüş olanları söylemiyorum bile... Soruyorum şimdi: ben sizinle ne yapacağım diye? Birleştiremem ki bir bütün çıksın! Ayrı ayrı ilgi göstermem lazım ki en güzeli çıksın! Güzel bir resim, güzel bir yazı, güzel bir kadın, mutlu çocuklar, gülen bir eş olsun! Onlar bekliyor, ben bakıyorum. Onlar bekliyor ben bakıyorum... Onlar beklemekten sıkılıyor, çekip gidiyorlar. Ben de arkalarından bakakalıyorum... Şimdilik:)

21 Ocak 2012 Cumartesi

Sevgi

Hayatta herkesi ve herseyi kosulsuz sevmeyi denediniz mi? Ben bu aralar deniyorum. İtiraf ediyorum daha once hic denememistim. Artik kin dolu insanlari seviyorum kendime ne kadar sevgi dolu oldugumu gosterdikleri icin, kiskanc insanlari seviyorum bana isteyip de yapamadiklarim icin guc verdikleri icin. Kuralsiz yasayanlara hayranim, kendilerine duyduklari ozguvene sahip olabilmeyi dusundurttukleri icin. Cahilleri, daha cok okumam gerekliligini hatirlattiklari icin vs. İcime sevgi bocegini sokan; sevgili İpek Haznedaroglunun "icimdeki yolculuk" kitabi. Ben bu kitabi okuyup sindirmeye calisirken, 20 sene once seyrettigim bir film onume cikti birkac gun once. Unutmusum seyredeyim dedim  Kieslowskinin uclemesini. Mavi-Kirmizi-Siyahtir bu uclemeye ismini veren renkler. Mavi yi izledim bir de ne goreyim. Sonunda verdigi mesaj (altyazi olarak geciyor) benim o gunlerde kafami yordugum duygularin anafikri sanki. Dedim pes! Evren almak istediginiz mesajlari resmen avucunuzun icine koyuveriyor istediginiz anda. Mesaji yazmak  istemiyorum size surprizi kacmasin diye. Ama icinde sevgi var. Kosulsuz sevgi. Sirasiyla, okuyup, izleyip dusunmenizi tavsiye ediyorum yurekten... Mutluluk garanti. Hepinizi seviyorum:))

20 Kasım 2011 Pazar

İCİMDEN GELDİ

Kendimle basbasayim. Tanimamisim ki beni, yeni farkediyorum. Herkes gibi olmamak icin direniyorum, elestirdigim seyleri kendimde gormemek icin yapmiyorum, dogrularimdan sasmiyorum, yoruluyorum, dinlenemiyorum. Ruhumu serbest birakmiyorum. Evet bunlari farkettim kendimde, bu yaziyi yazdigim dakikalarda. Degisim gecirmem gerektigini dusundum en basta kendim, sonra cevrem icin. Niye mi? Mutlu olmak, mutlu etmek icin. Kafamda gezinen dusunceleri basladim bir bir yakalamaya. Aldim avucumun icine. Bakiyorum cok sey var iki elim birlesmis yetmemis . Yerlere dokulmus olanlarla ilgilenmiyorum bile. Soruyorum simdi onlara; ben sizinle ne yapacagim simdi? birlestiremem ki bir butun ciksin. Ayri ayri alaka gostermem lazimki en guzeli ciksin ortaya. Guzel bir resim olsun, guzel bir pasta olsun, guzel bir yazi olsun, guzel bir kadin, mutlu cocuklar, gulen bir es olsun... Onlar bekliyor, ben bakiyorum. Onlar bekliyor, ben bakiyorum. Onlar bekliyor, ben bakiyorum sadece... Onlar beklemekten sikiliyor, bir kismi cekip gidiyorlar. Kim mi gidenler? Benimle ilgili olanlar...

22 Ekim 2010 Cuma

SABİN KADINLARINA TECAVÜZ

  Firenze, Piazza Della Signoria. Yani Floransa Signoria Meydanı... Hayatımı 3 e katlayan, bir köşesinde oturup saatlerce kalkmak istemeyeceğim tek yer bu meydan... (Şimdilik...) Niye mi? Hikayeleri dolu dolu öyle heykelleri var ki bu meydanın. Sabin Kadınlarına tecavüz...Bunların eeen başında gelir benim için. Niye mi? Anlatayım size hikayesini. 
 Romalılar; erkek nüfusunun oldukça yoğun olduğu ve güçlenmek adına her erkeği askere aldıkları ilk dönemlerinde; bakmışlar ki ortada kadın yok! O kadar az ki kadın nüfusu!!! Hemen bir şölen  yaparak komşu Sabin halkını çağırmışlar eğlenceye... Kadınlarına göz diktiklerinden Sabin erkeklerinin haberi yokmuş...Yapacaklarını yapmışlar oracıkta. Alıkoymuşlar kadınları pişkin pişkin. Sabin erkekleri öfke içinde geri dönmüşler ama öç almak için bir süre sonra er meydanına dikilmişler. Fakar işin komik tarafı; uğruna savaşacakları Sabin kadınları hayatlarından çok memnunlarmış ve gönülleri dönmekten yana değilmiş...
 Giambologna'nın yarattığı bu müthiş heykel; Romalı erkek, kolları arasındaki Sabin kadını ve ayakları altındaki Sabin erkeğinin birarada olduğu 3'lü bir heykel aslında. O zamanda yapılmış 3 boyutlu bir heykel! Düşünün önünüze tek bir blok mermer konuyor ve siz onu içiçe girmiş 3 kişiden oluşan bir sanat eseri haline dönüştürüyorsunuz. Güç, korku ve çaresizlik. Hepsini aynı anda yontuyorsunuz. Ve biz; ağzı açık heykele bakan insan grubu; etrafında dönüyoruz dönüyoruz ve her açıdan başka bir hayrete düşüyoruz...
 İtalyanların, her şeyi anlamlandırabilme ve bizim gözümüzde basit olan günlük işleri bile, bir seramoniye dönüştürebilme yetenekleri, atalarından geliyor eminim. Her duyguyu, her olayı, öyle güzel sanat eserlerine dönüştürmüşler ki çünkü...
 Ben bu seramoni kelimesini de çok seviyorum galiba. Sık sık da yazılarımda kullanmayı düşünüyorum. Hayat felsefem bile yapabilirim hatta!

13 Ekim 2010 Çarşamba

SINAV

 Dün gece çok güzel (ilginç) bir film seyrettim. Çati'nin her akşam yaptığı gibi seyrime sunduğu, bazen kaprislerimle bunu nereden buldun diye söylendiğim, ama genelde çok beğendiğim filmlerden biriydi. Filmin orjinal adı: EXAM yani SINAV. Bütün film tek bir mekanda geçiyor.
 Alfred Hitchcock'un da meşhur  ROPE-İP filmi vardır. Belki seyretmişsinizdir. Tek bir mekanda geçer ve hatta motorrr denmiş ve ara vermeden çekilmiştir. Senaryo, kurgu vs. açısından benzerlik yok tabii...
 Sekiz tane yetenekli aday çok güçlü ve gizemli bir şirketin son elemesine katılmak  ve basit bir soruya cevap vermek için penceresiz bir odaya girerler. 80 dakikaları vardır. Konu bu... Anlatılmak istenen ve verilen derin mesajlar var tabii. Tıpkı THE EXPERIMENT-DENEY de Adrien Brody nin ve Forest Whitaker in süper oyunculuklarıyla vermek istedikleri mesaj gibi. (İnsanların doğdukları andan itibaren yaşadıkları olayların, hayatın onlar üzerinde kurguladığı düzenin; insanın karakterinde yarattığı farklılıklar ve yıllarca su yüzeyine çıkmamak için direnmiş, bulduğu ilk fırsatta da dışarı fırlarcasına çıkan psikolojik durumlar. Malesef herkesin bir şekilde içinde bulunduğu bu psikonörotik durumların çevreye etkileri:))
 İnsanlar; zekice yazılmış senaryolarla tek bir mekanda, az masraf ile çok güzel filmler yapabiliyorlar. Yapılabiliyor yani! Hani! Para yok, destek yok, o yok, bu yok diyerek bazı gerekçelere sırtını dayamış, ayağa kalkmak için de illaki kolundan tutup çekilmek isteyenlere sarfediyorum bu cümleleri.
 Bir film daha seyretmiştim... Şuan hatırlamaya çalışıyorum adını... Hah! STUCK. Biraz kanlı sahneleri vardı, ama filmin geçtiği (neredeyse) tek mekanın yaşattığı çoklu heyecan gayet güzeldi ve vurgulamak istediğim konuya çok uyan bir filmdi. Bu açıdan tavsiye ediyorum. Yoksa; Aman bugün stresten iyice gerildim, evime de geldim, uzanayım da bir film seyredip rahatlayayım dediğiniz noktada başka alternatifleri değerlendirin derim...Ha! Benim gibi yanındakinin kolunu çimdikleyerek, kulaklarını tıkayarak, gözlerini kapayarak ısrarla seyrederim, stresimi de böyle atarım derseniz o başka!!!

5 Ekim 2010 Salı

BEYPAZARI

  2 günlük haftasonu tatilinde nereleri gezebiliriz? sorumuzu cevaplayabilecek şehirler listemize bir yenisini eklemek üzere çıktık yolaa... Sabah uyanınca kısa bir kararsızlık yaşasak da yola çıkınca pek bir memnunduk. Ansızın karar vermek bana göre değil aslında. Çünkü; yolda kalma durumunda ne yenir içilirden başlayın, herhangi başka bir detayda bitirin, hepsini düşünürüm. Neyse çıktık yola, vardık Beypazarına. Gezdik, yedik, içtik, alışveriş yaptık, ayıp olmasın diye bir daha alışveriş yaptııık (Teyzeler o kadar dikkatli ve azimlilerdi ki önünden 2. kez geçersen hemen almadan geçtin uyarısında bulunuyorlardı.), fotoğraf çektik ve sonunda mutlu olduk. Gittiğimiz yoldan dönmedik, haliyle yolumuz dönüşte epey uzadı. Yol uzayınca da, benim klasik günsonu yorumlarım;  yolculuğun düşüncelerime kattığı detaylarla epey uzadı. Ne mi yorumladım?:
 Yaklaşık 17 sene yaşadığım küçük kasabanın, Beypazarına göre çok daha merkezi bir yolda olmasına, güzel bir tarihi geçmişi olmasına, süper domatesleri ve soğanı olmasına, Amerika Almanya vs. milliyetlerden insanların yaşamasını sağlayacak işkollarını barındırmasına rağmen neden gelişemediğini sorguladım. Gelişme derken, içindeki mağaza, kafeterya, sinema sayısından bahsetmiyorum. Oradaki halkın yaşamlarını değiştirmeden nasıl kendilerini geliştirdiklerinden bahsediyorum. Değerlerine o kadar güzel sahip çıkmışlar ki bütün zanaatkarlar işlerine aynen devam ediyorlar. Ellerinden ne geliyorsa sunup tezgahlara koymuşlar. Teyzeler tezgahlarda, çocuklar konaklar da ve müzelerde çalışıyorlar, turizme çok da güzel katkıda bulunuyorlar...
 Beypazarında, eskiden ne yapıyorlarsa hala onları yapıyorlar. Gelecekte bile geçmiş arayan ben, özellikle dokuma tezgahlarında işlenen örtülere bayıldım. Mehmet Emin amcayla tanıştık. Müzede heykeli yapılmış. O da aynı şekilde müze kapısının yanındaki dükkanda tezgahının başında...

 Hele telkari ye bayıldım. Yaklaşan doğumgünümün bana sağladığı avantajdan hemen faydalandım. Sevgili eş'e bundan daha güzel hediye mi olur diyen sevgili eşim, hem beni mutlu etti, hem de bu sefer ne alsam acaba? girdabından kendini kaçtı kurtardı:))

 Sonuç mu? resimlere bir gözatın,  beğenirseniz yapın programınızı gidin...

4 Ekim 2010 Pazartesi

RESİM

BİR BAHÇE(İçinde sepetinizi bir seferde ağzına kadar doldurabileceğiniz çeşitte ağaçlarla dolu.) BİR EV ( Hem tepede hem de ama aynı zamanda denizin, kumun neredeyse içinde. İçindeki her eşya; baktığında hikaye anlattıracak kadar yaşanmış ve güzel. Mutfağı sıcak mı sıcak, kocaman bir masası var. Salonunda kocaman bir kitaplık, duvarlarda resimler. Tepedesin ve deniz kenarındasın ya! Hem dağ manzarası var hem deniz...)BİR IRMAK (Dağdan gelmiş, denize gidiyor.) YAKINDA BİR KASABA (Evlerinin hepsi eski ama bakımlı. Balkonların hepsinde çiçek. Kaldırımlar taş. Dükkanlar zanaatkarlar ile dolu. Sokaklar cıvıl cıvıl.) GÖKYÜZÜ (Herdaim renkli, bol bulutlu, hareketli kıpır kıpır.) MÜZİK (Heryerde) İNSANLAR( Bol sohbetli, okuyan, düşünen, yardım eden. Duyarlı, samimi, mutlu.) BEN( Onların içinde, ailemle, sağlıklı ve mutlu.)
Konu başlığım resim. HAYALİMDEKİ RESİM...